Merhaba, selam! Şu an bu satırları okuyorsanız, bütün emeklerim boşa gitmemiş demektir. İşin aslı şimdiye kadar kimsenin yapamadığı bir şeyi becerdiğim anlamına geliyor. Ben bu satırları size gelecekten yazıyorum!
Tabii ne kadar gelecekten olduğu sizin okuduğunuz zamana da bağlı işin sonunda, ama benim bulunduğum zamanda takvimler 3025’i gösteriyor. Ve hesaplarım doğruysa, bu yazıyı en erken 2025’de okuyabiliyor olmanız lazım. Şimdi bana gelip soracaksınız doğal olarak, sen gelecekten nasıl geçmişe geldin diye. Öncelikle belirtmeliyim ki, zaman yolculuğu diye bir şey yok, en azından geçmişe doğru. Benim yaptığım tek şey, geçmişe doğru ‘bilgi paketçikleri’ göndermekti, hepsi bu.
Benim hakkımda bilmeniz gereken en önemli şey okumayı çok sevdiğimdir. Sadece kurgu değil, aynı zamanda tarihle de çok haşır neşirimdir. O yüzden anlatacaklarım biraz tarih yüklü olursa kusura bakmayın. Hoş benim için tarih, sizin geleceğiniz.
Benim hayatımı doğrudan veya uzaktan etkileyecek olayların ilki ve de en önemlisi 2402 yılında yaşanmış. O zamanın en ileri teknolojisine rağmen, yörüngesinin merkezi bizim (sizin) güneş sistemi olan bir komet, yani bir göktaşı iş işten geçene kadar fark edilememiş. Bu göktaşı da milyonlarca yıl önce dinozorları yeryüzünden silen göktaşı kadar büyükmüş, neredeyse dünyanızın çeyreği büyüklüğünde. Komet’in hızla dünyaya yaklaştığı fark edilince, bütün ülkeler toplanmış ve durdurmaya çalışmışlar, ama nafile. Dünyanın çeyreği büyüklüğünden bahsediyoruz.
2402 yılının mayısında bu komet bütün çabalara rağmen o zamanki Rusya’nın Yakutsk şehri civarlarına düşmüş. 5 yıl içinde nüfusun 80%‘i ölmüş. Çoğunluğu ilk çarpışmanın şiddetiyle, daha sonra büyük depremler ve tsunamiler, en son da kıtlık yüzünden.
Bu 5 yıl içinde çok önemli bir şey fark etmişler. Çarpışma sonucu Dünya’nın kütlesi arttığı için güneşe doğru hızlanmaya başlamış ve dünya kavurucu sıcakların etkisi altına girmiş. Bunu fark eden yetkililer, insanoğlunun dünyadaki vaktinin sona geldiğini anlamışlar ve dünyayı terk etme planları yapmaya başlamışlar.
Benim, kayıtlarda karşıma çıkan ilk geminin yapımına 2410’da başlanmış. Tabii ki Çin’de, çünkü hem deniz seviyesinden yüksek ve denize kıyısı olmayan bir yer (çünkü tsunamiler hala ara ara devam ediyor), hem de hammadde ve teknolojiye ulaşım kolay. 20 yıl gibi rekor bir sürede gemiyi tamamlamayı başarmışlar. Böylelikle 2427 yılında ilk insan kafilesi resmen dünyayı terk etmiş. Bundan sonra da tabii başka gemiler de yapılmış ve son gemi 2500 civarlarında hareket etmiş dünyadan.
Bu arada bana pekala şu soruyu sorabilirsiniz: sen nasıl oluyor da bin yıl önce yaşananlara bu kadar hakimsin? Çok basit bir cevabı var: teknoloji. İlk bilgisayar 1930-1940’lı yıllarda icat edilmiş. Bütün depolama alanı birkaç kilobaytmış ve bir oda kadarmış. Daha sonra teknoloji ilerlemiş, her şey küçülmüş, telefonlar çıkmış vesaire. Oda büyüklüğündeki, sadece toplama çıkarma işlemi yapabilen bilgisayarlardan ilk telefonların çıktığı 2000’lerin başına kadar sadece 60 yıl geçmesi gerekiyormuş. Daha sonraki yıllarda da bu hızla geliştiğini düşündüğünüzde, aslında çok da imkansız gözükmüyor size anlatacağım şeyler.
2020’lerden sonra bilgisayarlar daha da gelişmişler. Bir ara kuantum bilgisayarları çıkmış ama herkes onların vadedildiği kadar güçlü olmadıklarını görünce pabuçları anında dama atılmış. Saklama alanları git gide küçülmüş de küçülmüş. Eskiden sadece 1-2 terabaytlık olan telefonlar bile en az 1-2 petabyte (1000 katı) olmaya başlamış. Hal böyle olunca da herkes her şeyi her zaman yanında taşıyabiliyor olmuş. Böylelikle zamanınız ve isteğiniz varsa, erişemeyeceğiniz bilgi kalmamış.
Teknolojiyi anlatmaya sonra geri dönerim. Şimdilik hikayeme devam etmek istiyorum. Benim büyük büyük büyük büyük (23 tane daha büyük var burada) dedem, 2450’de kalkan bir gemiyle terk etmiş dünyayı. Dedem arada günlük tutmuş ve onun bu değişimden ne kadar zorlandığını okuduğumda görüyorum.
Her neyse. İnsanların dünyayı terk ettiklerindeki tek isteği dünyanın tıpatıp aynısı başka bir gezegen bulup oraya yerleşmekmiş. Tabii bu sanıldığından çok daha zor bir görev. Bu yüzden uzay gemilerini yaparlarken, insanların uzayda çok uzun zamanlar geçirmek zorunda kalabilecekleri göz önünde bulunarak tasarlanmışlar.
Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe diyeceğim ama dere tepeyi nerede bulsunlar, uzay boşluğunda öyle sessiz sakin gitmişler. O gemide insanlar ölmüş, yeni insanlar doğmuş, onlar ölmüşler, onların çocukları doğmuş. Böyle gel zaman git zaman insanlar mecburen gemide yaşamaya devam etmişler. Ta ki 2850’ye kadar.
2850’de benim büyük büyük büyük dedem lideri olduğu bir grup artık bu uzay gemisinin içinde doğup büyüyüp, nihayetinde de ölmek istemediklerini dile getirmişler. Bütün hayatları boyunca onlara anlatılan dünyanın nasıl bir yer olduğunu düşünmekle günlerini geçiriyorlarmış. Asla tanışmadıkları ve şimdi de aralarında yüzbinlerce ışık yılı mesafe olan bu insanlara özlem duyuyorlarmış. Onlar gibi sokaklarda yürüyüşe çıkıp, güneşin doğuşunu izleyip, onlar gibi sahilde ayaklarını kuma sokmak istiyorlarmış. İşte isyanlarının asıl sebebi buymuş.
Her ne büyükçe bir grup olsalar da, yine de gemide azınlıktalarmış. Hayatlarından memnun olmasa da çoğu insan, geminin konforunu bırakıp hiç bilmedikleri bir gezegende yaşamayı göze alamıyorlarmış. Sonuçta onlara ve torunlarının torunlarına yetecek kadar yakıt ve yemek gemide mevcutmuş.
Tam 35 yıl sonra, yani 2885 yılında, yeni bir gezegen keşfetmişler. Bu gezegen dünya ile birebir büyüklükte, atmosferi azot ve oksijenden oluşan ve bir güneşi olan gezegenmiş. İnsanlar en başta çok sevinmişler, aradığımız dünyamızı sonunda bulduk demişler. Fakat ne yazık ki küçük bir keşif gezisinden sonra gezegenin, kendi dünyalarına kıyasla ortalama 10 derece daha soğuk olduğunu ölçmüşler. Aslında hala yaşanabilir durumda olan gezegeni sadece bu özelliğinden dolayı istememiş gemideki insanlar. Burada halimiz vaktimiz yerinde, neden şimdi durduk yere soğuk bir gezegende hayat kurmaya çalışalım ki demişler. Dedem ve ekibi böyle düşünmüyormuş tabii ki. İlk defa isyan ettiklerinde büyük büyük büyük dedem daha körpe, 20 yaşında bir oğlanmış. 35 yıl sonra bu gezegeni keşfettiklerinde, bunun dünyadaki gibi bir hayat yaşamak için son şanslarından biri olduğunun hayli farkındaymış. Ve bu şansın ellerinden kayıp gitmesini izlemek gibi bir niyeti yokmuş.
Kendi grubu ve onun haricinde birçok insanı örgütleyip gemiden ayrılmışlar ve gezegene gitmişler, ve gezegene skyrmion adını koymuşlar. Bir gezegende nasıl yaşanır hiçbir fikirleri olmadığı için her zaman yanlarında taşıdıkları internetten eski insanların nasıl yaşadığını okuyarak yaşamaya çalışmışlar. Barınak yapmakla ve hayvan avlamakla başlayan hayatta kalma serüvenleri, evler ve köyler kurmaya kadar gitmiş.
2895’de büyük büyük dedemin çocuğu, 2935’de de dedem doğmuş. Babam 2972’de ve ben de tam tamına 3000’de doğmuşum. Ilık bir ağustos gecesinde dünyaya gelmişim, yani benim dünyama, skyrmion’a.
Şimdilik yazacaklarım bu kadar, zira burada saat epey geç oldu ve ben çok yoruldum. Hikayemin devamını size daha sonra anlatmayı çok isterim. Hatta bir sonraki sefer size çektiğim fotoğraflardan da göndermeye çalışacağım. Hoşçakalın!