
Komplo teorilerine inanır mısınız? Ne kadar inanırsınız? Bazen, çoğu zaman, hiçbir zaman? Peki bir komplo teorisi ne zaman gerçeğe dönüşür?
Bu art arda soru sorduğum çarpıcı girişten sonra, aslında size bir süredir üstünde düşündüğüm ve büyük ihtimalle de daha önce burada yazdığım bir konudan bahsetmek istiyorum: internet ile olan ilişkimiz.
Ben 2001 doğumlu olarak internetin önceki halini, yani ilk günlerini de görmüş olan son nesilim galiba. İlk telefonum herhalde 5. sınıfa giderken verilmişti, tuşlu bir telefondu, internete girilmiyordu. Sınıfça ankara gezisine gitmiştik, o yüzden yola çıkmadan önce müzik yüklediğimi hatırlıyorum, Model’in albümü kesin vardı.
Bir sürü insan için bu betimlediğim hali bile çok gelişmişken, benden 5-6 yaş küçük insanların tahayyül bile edemeyeceğinin farkındayım, nasıl ben de siyah beyaz televizyondan renkli televizyona geçildiğini gözümde canlandıramıyorsam.
İlk dokunmatik telefonum 7. ya da 8. sınıftayken olmuştu, babamın eski iphone’uydu yanlış hatırlamıyorsam. O zaman da Instagram ve diğer platformlar vardı tabii ki, ama insanlar daha potansiyelini keşfetmemişlerdi. Daha ‘masum’ bir yerdi kesinlikle. Sonra zaten işler çığırından çıktı ve geri kalanını biliyorsunuz.
Benim genel olarak her zaman telefon ve internet hakkında daha karamsar fikirlerim olmuştur. Yani pozitif yanından çok negatif yanının ağır bastığını düşünmüşümdür hep. Ama bunun tutuculuk ya da geri kafalılıkla bir ilgisi yok açıkçası. Sadece temkinli olmakta fayda vardır.
Bir sürü şey söylemek istiyorum ama neresinden başlamam gerektiğinden emin değilim. Zaten söyleyeceğim çoğu şeyi herkes biliyor bence ve zaten farkında ama yine de iki dakika oturup düşününce ne kadar korkunç geldiğini bir daha hatırlatmak istiyorum diyelim.
Facebook ilk çıktığında muhteşem bir yerdi/yermiş. Tek bir tuşla yıllardır görmediğiniz arkadaşınızla ‘reconnect’ oluyorsunuz, sevdiklerinizin arkadaşlarınızın ve akrabalarınızın hayatlarında ne olup bittiğinin her zaman farkındasınız. Bunu şu an bile yazınca aslında iyi bir fikir gibi gelmiyor ama neyse.
Instagram da keza, aynısı, sadece fotoğraflar ağırlıkta. Belli bir kitleye ulaşıldıktan sonra da ‘for you’ sayfaları oluşturuluyor, ‘senin için’ videolar, sadece sana özel. Tamamen senin zevklerine göre oluşturulmuş, seni orada olabildiği kadar tutmak için yaratılmış algoritmalar. Çünkü ne kadar çok vakit geçirirseniz, o kadar çok reklam, ve birileri de o kadar daha fazla para kazanıyor.
Eminim hepiniz ‘bir ürüne para vermiyorsan ürün sensindir’ lafını duymuştur. İşte modern çağın en önemli para birimi, ‘ilgi’ ya da ‘dikkat’ diye de çevirilebilen ‘attention’. Şu ana kadar bilmediğiniz bir şey söyledim mi, pek sanmam.

Bu noktada yazının başlığı da olan ‘dead internet theory’ yani ölü internet teorisinden bahsetmek isterim. Bu komplo teorisi 2021 yılının ocak ayında IlluminatiPirate adlı şahıs tarafından Agora Road’s macintosh cafe diye bir forumda yazılıyor. Yazıda internetin aslında 2016’nın sonu-2017’nin başında öldüğünden bahsediyor ve internette olan çoğu şeyin sahte olduğunu ve gerçek olmadığını iddia ediyor. Amerikan hükümetinin yapay zeka desteğiyle bütün dünyaya algı operasyonu yaptığını düşünüyor. (The U.S. government is engaging in an artificial intelligence powered gaslighting of the entire world population.)
Arkasında artık amerikan hükümeti mi vardır kim vardır artık bilemem ama bu yazıyı 2021’de, yani ChatGPT’nin daha patlamadığı, bu kadar güçlü olmadığı dönemde yazdığını düşününce daha da etkileyici oluyor. Çünkü açıkçası o zaman öyle değilse, şu an kesinlikle öyle diye düşünüyorum. 2016’da çıkan bir rapora göre internet trafiğinin %51’ini bot’lar oluşturuyorlar, yani insan olmayan yazılımlar, özellikle insanları taklit etme amaçlı yazılmış programlar. 9 yıl sonra internetin yüzde kaçının bot olduğunu düşünmek istemiyorum bile.
Bot’lar işin içinde olmasa bile Çin’de bir sürü telefonun yan yana dizilip, sadece belli bir içerik üreticisinin içeriklerini oynatan yüzlerce telefonların olduğu click-farm‘lar var. Bunlar kafamdan uydurduğum şeyler değil, internete yazın bulursunuz. Belli bir etkileşimin üstüne çıkan içerikler daha fazla insana öneriliyor ve sonucunda izlenme sayısı katlanarak artıyor.
Ve ChatGPT’nin de patlamasıyla artık sınırsız bir güce sahibiz. Artık bir insan gibi konuşabiliyor, mükemmel ve gerçekçi resimler/fotoğraflar üretebiliyor. öyle bir noktaya geldi ki, yapay zeka mı gerçek mi gibi bir test yaparsanız online, hepsini doğru bilemeyeceğinize bahse girerim. Çoğu zaman hala küçük detaylar oluyor, özellikle videolarda. Su dalgaları tam doğru hareket etmiyor, insanların üç kulağı oluyor falan. Ama Instagram’daki 7 saniyelik videoda arka planda yamuk gözüken çimleri, günümüz insanının olmayan dikkat seviyesiyle fark edemeyeceğine eminim. Ve sonuçta öyle bir şeyi aramıyoruz da, yani izlediğiniz videoları bu gerçek mi yoksa yapay zekayla mı üretilmiş diye incelemediğinize de eminim.
Özellikle deepfake konuları çok korkunç bence, çünkü mükemmel görünen ama doğru olmayan şeyler söz konusu. İzlediğiniz videonun deepfake olduğunu, videoda olan kişi inanılmaz absürt bir şey söylediğinde fark ediyorsunuz çoğu zaman. Peki videoda çok absürt değil de az absürt bir şey söylenseydi, o zaman da anlayabilir miydiniz?
Bence bütün bunların en korkutucu tarafı da artık tükettiğimiz medyayı seçemiyoruz, bütün haklarımızı kaybettik. İnstagram’da tiktok’da shorts’da aşağı doğru kaydırırken bir sonraki izleyeceğiniz şeyi siz mi seçiyorsunuz, yoksa sizin yerinize seçiliyor mu?
Burada Matt Wilson’ın sözünü alıntılamak istiyorum: “People often say that data is the new oil, and it’s not. The rare asset is what TO DO with all this data, what’s actionable – this is the power of AI.” Yani türkçe meali ile: İnsanlar çoğu zaman data’nın yeni petrol olduğunu söylüyorlar ve bu doğru değil. Asıl değerli olan bu data ile neler yapabileceğiniz ve yapay zekanın da gücü burada yatıyor.
Yapay zeka ile tabii ki saniyede binlerce data toplayan bir detektörün, topladığı datanın hangilerinin gerçekten bir parçacık olup olmadığını da bulabilirsiniz; ama aynı zamanda benim hangi içeriklerde daha fazla vakit geçirdiğim, ne sıklıkla girdiğim, neleri beğendiğim, neleri beğenmediğimi kayıt ederek de hayatımda neler olup bittiğini, neler hissettiğimi ve daha ileri gidersek hangi ürünleri almaya yatkın olduğumu bile bulabilirsiniz. Hepsi aslında çok basit. Bütün bu girdiler çok büyük boyutlu bir uzayın vektörleri. Bir sonraki vektörü bulmak sadece matematik.
Yine daha tehlikeli bir noktaya gelecek olursak da toplumsal olaylar var tabii ki. Bu algoritmaların yaratılma mantığına göre sizin sevdiğiniz, daha fazla vakit geçirdiğiniz ve daha fazla etkileşime girdiğiniz türde içerikler size daha fazla gösteriliyor. Bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak da insanlar daha radikalleşiyorlar. Eğer ben dünyanın düz olduğuna inanıyorsam, bunu destekleyen içerikler daha fazla karşıma çıkıyor ve benim düşüncelerim daha da güçleniyor. Bu tabii ki desteklediğiniz siyasi parti için de böyle. Herhalde hayatımda bir kere bile Akp yanlısı bir içerik çıkmamıştır karşıma. Bu Akp’lilerin olmadığı anlamına mı geliyor, tabii ki hayır. Peki onların karşısına bizim izlediğimiz içerikler çıkıyor mudur? hiç zannetmiyorum. Sonuç olarak, onlar ve bizler olarak ayrılıyoruz ve halk daha da zıtlaşıyor birbirinden. Belki karşı taraf, bu tarafın ne demek istediğini duysa, gerçekten oturup dinlese birtakım şeyler çözülebilirdi. (Yani tabii ki burada aktif siyaseti konuşmuyorum, bir örnek veriyorum. Durum yoksa çok daha vahim zaten.)
Ve bu yukarıda tarif ettiğim durum, dışarıdan sisteme ekstra bir etki olmadan gerçekleşen senaryo, sadece algoritmanın kendi kendine çalışması. Peki iyi niyeti olmayan bazı insanlar çok rahat bir şekilde bazı şeyleri değiştiremezler mi, cevap tabii ki evet.
Zaman herhalde sahip olduğumuz en önemli şey ve bütün bu zamanı başkalarını zengin etmeye harcamak bence çok anlamsız. Bazen sosyal medyada bir saat geçirip hiçbir şey hatırlamıyorum. Çok absürt değil mi bu? Daha sonra da hiç kitap okuyamıyorum, film izleyemiyorum diye yakınıyorum. Şu bloga bile yazı yazmaya zaman bulamıyorum. Tamam, tabii ki zamanımın çoğunu ders çalışarak da geçiriyorum ama geri kalan bütün zamanı bir türlü doldurmazsam bir şey olacak diye korkuyorum.

Herkes sürekli telefonda, sürekli çevrim içi. Bir daha metroya bindiğinizde bakın kaç kişi telefonuyla oynamıyor. Ya insanlar telefonlarına bakmasınlar da demiyorum tabii ki, sadece her dakika her saniye bakmamızın çok da mantıklı olmadığını düşünüyorum. Bir söz vardı, ‘İnsan gün boyu ne düşünüyorsa odur’ diye. Artık düşünmeye vakit yok, sadece bir şeyler izliyoruz, bir şeyler okuyoruz, (bir çoğu gerçek bile değil), ve sonra yaşadım diyoruz. İstediğimiz şeyleri gerçekten biz mi istiyoruz ya da düşüncelerimizin tamamının bize ait olduğuna emin miyiz?
Biraz negatif bir yazı oldu belki ama yapacak bir şey yok. Açıkçası beni böyle bir yazıyı yazmaya iten şey bu dönem ilk defa machine learning dersi aldım, yani yapay zeka, ve ne kadar basit ama güçlü olduğunu gördüm. Bunun üstüne bir de film izledim geçen gün, ‘The Banshees of Inisherin‘. Ve orada sakin bir hayata ne kadar özlem duyduğumu fark ettim bir daha. Film çok iyi bu arada, öneririm. İrlanda’nın açıklarında küçük bir adada çok yakın iki arkadaşın hikayesini anlatıyor.
PS. Bu yazıyı yazalı herhalde 4-5 ay oluyor. O zaman yayınlamak istememiştim ama şuan da o kadar yazmışım neden yayınlamayayım ki diye düşündüm. Özellikle çok kitap ve film dolu bir yaz tatilinden sonra bu kadar kötü düşünmüyorum internet hakkında, tabii bir bakıma kendisinden bir nebze uzaklaştığım için. Bu arada film cidden iyi bir önceki paragrafta önerdiğim. İzlemediyseniz izleyin, bir sonraki yazıda yoklama alacağım.