Size birkaç gündür üzerine düşündüğüm bir şeyden bahsetmek istiyorum. Bunun geçen gün almanca konuşurken farkına vardım. Almanca cümle kurarken hala ilk defa almanca öğrenirken düşündüğüm gibi düşünüyorum, ya da o zamanki öğretmenimin bana kuralları öğrettiği şekliyle düşünüyorum hala. Yani mesela örnek vermek gerekirse: evet şimdi ‘onu’ gösteriyorum, o yüzden akkusativ kullanmalıyım, ya da ‘masanın üstünde’, yani yer belirtiyor, o zaman demek ki dativ kullanıyorum, gibi. Şimdi pekala diyebilirsiniz ki, e almancan kötü, zamanında çok iyi öğrenmemişsin, yeteri kadar pratik yapmamışsın vesaire. Tabii ki diyebilirsiniz, ama açıkçası almancamın kötü olduğunu düşünmüyorum, ve bu bahsettiğim şeyler de mesela birisiyle konuşurken konuşmanın bütünlüğünü bozan ya da sekteye uğratan şeyler değil. Sadece arkaplanda durmadan üzerine düşündüğüm şeyler ve bunu düşündüğümün farkına vardım.
Tam bu noktada almancayı mı içselleştiremediğimi ya da içselleştirmenin daha önceden aklımda olankinden farklı bir şey mi olduğunu düşünmeye başladım. Benim için içselleştirmek, mesela almanca konuşurken asla bir sonraki kelimen hakkında düşünmemek diye düşünürdüm. Ama belki de yine de düşünmek, sadece bunu daha düşük bir bilinç seviyesinde yapmak. Yani sözümona oto-pilot’a bağlamak.
Bunu sadece almanca konuşurken düşündüğümü zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Araba kullanırken de birebir aynı süreci yaşıyorum. Ehliyetimi alalı iki yıldan fazla oldu ve aşağı yukarı düzenli olarak araba sürüyorum ve hatta manuel. (manuel detayı birazdan gerekli olacak). İlk başlarda araba kullanmak çok zor ve zulüm gibi geliyordu. Her şeyi aynı anda yapmaya çalışırken hiçbir şeyi yapamıyordum. Ne zaman nereye bakmam gerektiğini, yanımda bisikletli var mı, çok ilerideki ışığa yetişebilecek miyim ya da bu caddenin hız limiti neydi gibi sorularla boğuşurken direksiyonu yamuk tutuyordum veyahut hız sınırını aşıyordum. Tabii ki anında yandan hocam bağırıyordu, ‘direksiyonu bana bırak!’ ya da ‘ellerini ayaklarını çek!’ (Hände weg Füße weg) diye. Dersten derse daha iyi koordine etmeye başladım kendimi ve nitekim bir süre sonra da sınavı geçtim.
Şuan araba kullanmak asla zor gelmiyor tabii ki ve hatta çoğu zaman keyif bile alıyorum ama arabayı kullanırken öğrendiğim şeyleri, yani hocamın bana bağıra çağıra anlattığı şeyleri artık benim kendi kendime söylediğimi fark ettim. Mesela ‘ileride kırmızı ışık yanıyor, gaza basma, bir alt vitese at’ ya da ‘etrafına bak, bisikletli geliyor mu?’ gibi. Yani almanca muhabbetine geri dönecek olursam, kötü araba kullandığımı düşünmüyorum ve araba kullanırken zorlanmıyorum da ve bu aslında arabayı kullanmayı içselleştirdiğim anlamına geliyor. Ama bu içselleştirme tam olarak arabayı kullanırken asla araba hakkında düşünmüyorumdan ziyade bu düşünceleri aslında ilk günkü öğrendiğim kadar sık kafamdan geçiriyorum ama bunu ‘en üst’ bilinç seviyesinde değil de, bir tık daha arka planda otomatik yapıyorum. Zaten ilk noktada beni ‘almancan kötü, o yüzdendir’ düşüncesinden çıkaran nokta da bu olmuştu açıkçası.
Tabii ki içselleştirmeyi düşündüğümüzde, ikisi de aynı kategori ama işte aynı zamanda tam da değiller gibi. Türkçe konuşmak da sonuçta benim için ‘içsel’ olan bir şey, ama asla iki kere düşünmüyorum konuşurken tabii. Ya da mesela ‘yumurta pişirmek’ de benim için çok içsel olan bir şey fakat pişirirken, ‘şimdi mi tuz atsam?’ ya da ‘yağı az mı oldu?’ gibi soruları sormadan da yumurtamı pişirdiğimi çok hatırlamıyorum.
Bilmiyorum, biraz kafam karıştı. Bu yazıyı yazmadan önce taşlar daha yerindelerdi, şimdi biraz sallanıyorlar. Galiba günün sonunda almancayı çok iyi bilmiyoruma çıkıyor sonuç. Çok fark etmez ya, insanlarla anlaşabildiğim sürece sorun yok gibi.